İnsan ve
Dokuz tema etrafında insan deneyiminin farklı yüzlerine birlikte bakmak için.
İnsan olmak ne demektir?
Bu soru ilk bakışta felsefenin, psikolojinin ya da belki de biyolojinin sorusu gibi görünebilir. Oysa insan deneyimine biraz daha yakından baktığımızda, bu sorunun tek bir disiplinin sınırları içinde kalamayacağını görürüz.
Kendimizi bedenlerimizden ayrı düşünemeyiz. Başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler, kim olduğumuza dair deneyimimizi biçimlendirir. Bir şeyi sanat yoluyla ifade ederken yalnızca içimizde olanı dışarı aktarmayız; aynı zamanda kendimizle ve dünyayla yeni bir ilişki kurarız. Zaman bizi değiştirir, hafıza geçmişi bugüne taşır, doğa insan olmayan bir dünyanın içinde yaşadığımızı hatırlatır. Makineler yalnızca kullandığımız araçlar olmaktan çıkıp düşünme, üretme, hatırlama ve ilişki kurma biçimlerimizin bir parçasına dönüşür. Ölüm, bütün bu deneyimlerin sonluluğunu görünür kılar. Ve sonunda yeniden “biz”e döneriz: Birlikte nasıl yaşadığımız, birbirimizi nasıl kurduğumuz ve ortak bir dünyanın nasıl mümkün olabileceği sorusuna.
İnsan ve, tam da bu karşılaşmaları düşünmek üzere tasarladığımız dokuz temalık bir seminer ve deneyim dizisi.
Her tema insan deneyiminin başka bir boyutunu merkeze alıyor; o temanın sorusuna psikanaliz, felsefe, sanat ve sosyo-kültürel eksenin kesiştiği yerden yaklaşıyoruz. Fakat amacımız bir konuyu bütün yönleriyle “öğretmek” ya da bir disiplinin doğru cevabını aktarmak değil.
Daha çok, bir sorunun etrafında bir süre kalabilmek istiyoruz.
Bugünün hızında çoğu şeyi hemen anlamlandırmak, konumlandırmak ve bir sonuca bağlamak zorunda kalıyoruz. Oysa bazı soruların değeri, hemen cevaplanmalarında değil; bizi bir süreliğine kendi alışılmış düşünme biçimlerimizin dışına çıkarmalarında yatıyor.
Bu nedenle, birlikte düşünmenin kendisini deneyimlemeye açılan bir alan olarak düşünülebilir.
Neden “İnsan ve”?
İnsanı tek başına düşünmek mümkün mü? Kendimizden söz ederken bile aslında sürekli kendimiz olmayan şeylere gönderme yapıyoruz. Bedenimizden, bize bakan ya da bizden uzaklaşan bir başkasından, içinde yaşadığımız zamandan, hatırladıklarımızdan ve unuttuklarımızdan, bizi kuşatan dünyadan, ürettiklerimizden ve kullandığımız nesnelerden söz ediyoruz. Kendilik dediğimiz şey bile, sandığımız kadar içeride ve kendine yeterli bir yerde durmuyor; bizi aşan, bize temas eden ve bizi dönüştüren ilişkilerin içinde kuruluyor.
Serinin adı da bu yüzden yarım bırakılmış bir cümle. “Ve”den sonra gelen şey, insanın karşısına çıkan herhangi bir şey değil. Onunla karşılaştığında insanı değiştiren, sınırlarını görünür kılan, kimi zaman taşıyan, kimi zaman zorlayan şey. Bazen de insanın kendisi hakkında bildiğini sandıklarını yeniden düşünmesine neden olan şey. Çünkü insanın ne olduğu, yalnızca kendi içinde ne taşıdığıyla değil, neyin karşısında ve neyle ilişki içinde olduğuyla da belirleniyor.
Bu yüzden burada beden, öteki, sanat, zaman, hafıza, doğa, makine ve ölüm yalnızca üzerine konuşacağımız konular değil. Her biri insan deneyiminin başka bir yüzünü görünür kılan karşılaşma alanları. Beden hafızadan, hafıza zamandan, zaman ölümden, sanat ötekinden, makine doğadan ayrı düşünülemiyor. Her birine yaklaştığımızda, bir süre sonra başka bir sorunun içine giriyoruz.
Bir bedenle karşılaşan insan nasıl değişir? Bir başkasının bakışı kendilik deneyimini nasıl biçimlendirir? Bir sanat eseriyle karşılaşmak dünyayı görme biçimimizi nasıl dönüştürür? Hatırlamak ve unutmak, kendimizle kurduğumuz sürekliliği nasıl etkiler? Kendimizi doğadan ayrı düşündüğümüzde neyi dışarıda bırakmış oluruz? Makineler bizim yaptığımız şeyleri yapmaya başladığında insan olmanın ölçütleri nereye taşınır? Ölüm bilgisi, yaşamı nasıl başka türlü yaşatır?
Ve belki bütün bu soruların içinde bizi en sona değil, başa geri götüren başka bir soru belirir:
İnsan, tek başına bir insan olarak mı anlaşılabilir?
Yoksa insan dediğimiz şey, tam da bu karşılaşmaların içinde; bir bedenle, bir başkasıyla, bir dünyayla, bir geçmişle, bir nesneyle, bir makineyle ve sonunda başka insanlarla kurduğu ilişkiler boyunca mı ortaya çıkar?
İnsan ve, bu sorunun kesin bir cevabını vermek için değil, soruyu birlikte taşıyabilmek için bir araya geliyor.
Bir gelişim çizgisi, ama doğrusal olmayan bir yol
Serinin dokuz başlığını rastgele yan yana getirmedik.
Sıralamayı oluştururken D. W. Winnicott’un gelişim düşüncesinden esinlenen bir hat izledik. Ancak bunu birebir bir gelişim şeması olarak değil, insan deneyiminin giderek genişleyen ilişkisel alanlarını takip eden bir düşünme çizgisi olarak ele aldık.
Winnicott için bebeğin dünyaya gelişi, tamamlanmış ve bağımsız bir bireyin başlangıcı değildir. Tam tersine, yaşamın ilk dönemleri yoğun bir bağımlılık içinde başlar. Bireyin kendilik deneyiminin oluşması, bedeninin bütünlüğünü yaşayabilmesi ve dış dünyayı giderek ayrı bir gerçeklik olarak deneyimleyebilmesi, onu taşıyan çevreden bağımsız düşünülemez. Winnicott’un “holding” ve “kolaylaştırıcı çevre” kavramları tam da bu nedenle önemlidir.
Daha sonra “ben” ile “ben olmayan” arasındaki ayrım giderek karmaşıklaşır.
Geçiş nesnesi ve geçiş alanı üzerine düşünürken Winnicott, öznel dünya ile dış gerçeklik arasında basit bir karşıtlık kurmaz. Tam tersine, ikisi arasında yaratıcı bir üçüncü alanın mümkün olduğunu gösterir. Oyun, sanat, kültür ve yaratıcılık da bu ara alanda düşünülmeye başlanabilir.
Bizim serinin sıralamasında takip etmek istediğimiz hareket biraz da buradan doğuyor: bedenden dünyaya, ben’den ötekine, öznel deneyimden ortak dünyaya doğru genişleyen bir hareket.
Bu yüzden ilk sorumuz beden.
Beden ile başlar · saat yönünde ilerler
Dokuz tema, dokuz başlık
-
Bu temanın buluşmaları
-
24 Ekim Cumartesi · 11.00–13.00 · Şişli
Tutulan Beden
Melis Kısmet
Psikanaliz · Felsefe
Adım sayan, aynada kendini denetleyen bugünün bedenine, ilk ilişkilerimizin penceresinden bakıyoruz.
-
24 Ekim Cumartesi · 14.00–16.00 · Şişli
Sahip Olunan Beden mi, Yaşayan Beden mi?
Gonca Elbeyli
Dışavurumcu sanat terapisi · Beden farkındalığı
Görülen ve ölçülen bedenin altında, içeriden yaşanan bedeni sanat çalışmalarıyla birlikte araştırıyoruz.
-
8 ve 15 Kasım Pazar · 14.00–16.00 · Şişli ve Zoom (iki oturum)
Güneş ve Çelik
Deniz Onuk
Edebiyat · Psikanaliz
Buşido’dan Mishima’nın Güneş ve Çelik’ine, acının bedende nasıl bir gerçeklik duygusu yarattığını iki oturumluk bir okumayla düşünüyoruz.
-
14 Kasım Cumartesi · 11.00–13.00 · Online (Zoom)
Optimizasyondan Esenliğe: Ayurveda Işığında Canlı Beden
Berat Meryem Örnek
Ayurveda · Kültürel eleştiri
Bedeni bir skor tahtasına çeviren sağlık anlayışına karşı, canlılığı ve geçiciliği yeniden düşünüyoruz.
İnsan dünyayla önce bir düşünce olarak değil, bir beden olarak karşılaşır.
Devamını okuDaha az göster
Beden yalnızca taşıdığımız biyolojik organizma değildir. Hissettiğimiz, acı çektiğimiz, haz aldığımız, sınırlarımızı deneyimlediğimiz ve başkalarıyla temas ettiğimiz yerdir.
Kendimizi bedenimizden ayrı düşünmeye başladığımız anda bile beden deneyimi ortadan kalkmaz.
Seriye buradan başlıyoruz.
-
-
Ben tek başıma “ben” değilim.
Devamını okuDaha az göster
Kendilik deneyimi, daha en başından itibaren bir başkasının varlığıyla ilişkilidir. Zamanla başkasıyla karşılaşma, ayrılık, arzu, tanınma, çatışma ve ilişki giderek daha karmaşık bir hal alır.
“Öteki” başlığında kendimizi, bize benzeyen ya da bizden farklı olan başkalarıyla ilişkimiz üzerinden düşünmek istiyoruz.
-
Geçmiş nerede yaşar?
Devamını okuDaha az göster
Hatırladığımız şeylerde mi, unuttuklarımızda mı, bedenimizde mi, hikâyelerimizde mi, başkalarının bizim için hatırladıklarında mı?
Bugün dijital teknolojiler ve özellikle yapay zekâ, hafızanın ne olduğu sorusunu daha da karmaşık hale getiriyor. Güncel çalışmalar, üretken yapay zekânın yalnızca geçmişe erişimimizi değiştirmediğini; bireysel ve kolektif hafızanın nasıl üretildiğini ve yeniden kurulduğunu da dönüştürdüğünü tartışıyor.
Dolayısıyla hafıza, geçmiş hakkında konuşurken aynı zamanda bugünün nasıl kurulduğu hakkında konuşmak anlamına geliyor.
-
İnsan yalnızca bulunduğu anda yaşamaz.
Devamını okuDaha az göster
Geçmişi taşır, geleceği tasarlar, bekler, erteler, özler, hızlanır, yavaşlar.
Zamanı yalnızca ölçülen bir fiziksel süre olarak değil; deneyimlediğimiz, bedenimizde taşıdığımız ve anlamlandırdığımız bir boyut olarak düşünmek istiyoruz.
-
İnsan, kendisini doğadan ayrı düşünerek ne kadar anlayabilir?
Devamını okuDaha az göster
Modern insanın kendisini dünyanın merkezine yerleştirme biçimleri; ekolojik kriz, iklim değişikliği ve insan olmayan canlılarla ilişkimiz bu soruyu yalnızca çevresel değil, aynı zamanda psikolojik, felsefi ve kültürel bir mesele haline getiriyor.
Burada bakışımızı insandan dünyaya doğru genişletiyoruz.
-
Kendimizle dünya arasındaki sınır nerede başlar, nerede biter?
Devamını okuDaha az göster
Sanat burada yalnızca estetik bir nesne olarak değil, insanın gerçeklikle ilişki kurma biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Oyun ve yaratıcı deneyim, ne yalnızca iç dünyanın ürünüdür ne de dış dünyanın basit bir yansıması. İkisi arasında yeni bir alan açar.
Bu nedenle sanat, serinin içinde bir “konu” olmaktan çok, insanın dünyayla başka türlü ilişki kurabilmesinin bir örneği olarak yer alıyor.
-
Makine karşısında insan nedir?
Devamını okuDaha az göster
Bugün makineler yalnızca hesaplayan veya üreten araçlar değil; yazan, konuşan, öneren, hatırlayan, görüntü üreten ve insanlarla ilişki kurabilen sistemlere dönüşüyor.
Bu dönüşüm, insan ile makine arasındaki sınırın nerede çizileceği sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Güncel felsefi ve psikanalitik tartışmalar da yapay zekâ üzerinden bilinç, yaratıcılık, öznellik, anlam, ilişki ve insan özgüllüğü gibi eski sorulara yeniden dönüyor.
Bu nedenle makineyi serinin “teknoloji teması” olarak değil, insanı yeniden düşünmek için bir ayna ve yabancı olarak ele alıyoruz.
-
İnsanın bütün deneyimlerinin ufkunda ise bir sınır var: Ölüm.
Devamını okuDaha az göster
Ölüm üzerine düşünmek, yalnızca hayatın sonunda ne olduğunu düşünmek değildir. Sonluluk; zamanı, bedeni, ilişkiyi, hafızayı, arzuyu ve anlamı nasıl yaşadığımızı da belirler.
Bu nedenle ölüm, serinin dışında duran bir “son konu” değil; geriye dönüp bütün önceki başlıklara başka bir ışıkla bakmamızı sağlayan bir eşik.
-
Ve son olarak “ben”den “biz”e geliyoruz.
Devamını okuDaha az göster
Birlikte yaşamak ne demektir? Bir topluluğu mümkün kılan şey nedir?
Farklılıklarla bir arada olmak, ortak bir dünya kurmak ve birbirimizin hayatında yer almak ne anlama gelir?
Belki de serinin sonunda vardığımız yer yeni bir cevap değil, sorunun kendisinin değişmesidir.
Çünkü insanı tek başına anlamaya çalıştığımızda sürekli bir şey eksik kalır.
İnsan, ancak ilişkileri, dünyası, geçmişi, bedeni, başkaları ve içinde yaşadığı ortaklıklar üzerinden düşünüldüğünde bütün karmaşıklığıyla görünmeye başlar.
Tek bir disiplinin içinden değil
Seriyi tek bir disiplinin ya da tek bir yöntemin içinden düşünmek istemiyoruz. Her temanın konusu bizi başka bir düşünme biçimine ve başka bir sese götürecek. Psikanalizin, felsefenin, sanatın ve toplumsal düşüncenin dili aynı masada buluşurken; kimi zaman bir kavramın, kimi zaman bir metnin, bir sanat eserinin ya da doğrudan bir deneyimin etrafında toplanacağız.
Çünkü bazı meseleler konuşularak, bazıları okunarak, bazıları ise ancak deneyimlenerek düşünülebilir. Bu nedenle her buluşmanın kendi atmosferini ve biçimini bulmasına izin vermek istiyoruz.
Değişmeyen şey ise küçük bir grubun, yüz yüze buluşmalarda 10, çevrim içi buluşmalarda 25 kişinin, bir sorunun etrafında gerçekten birlikte düşünebilmesi. Katılımcının yalnızca dinleyen değil, kendi deneyimini, merakını ve düşüncesini de masaya getirebileceği bir alan açmak istiyoruz.
Dokuz temanın tamamına kaydolmak gerekmiyor. Her buluşmanın katılımı ayrı açılıyor, hangi başlık sana değiyorsa o temada aramıza katılabilirsin. Her temanın biçimi, başlıkları ve yürütücüleri o tema yaklaşırken duyuruluyor.
Bu başlıklardan biri senin çalıştığın ya da uzun zamandır merak ettiğin alana değiyorsa, o temanın buluşmalarını birlikte tasarlamak üzere bize yaz: butunkolektif@gmail.com. Yürütücüler temaya göre değişiyor, seriyi katkılarla birlikte kuruyoruz.
Belki de iyi bir soru, cevaplandığında değil; dünyaya bakma biçimimizi değiştirdiğinde tamamlanır.