İçeriğe geç
Tuval üzerinde açık bej ve kirli beyaz fırça darbeleri; boyanın kalınlığı ve yön değiştiren izleri yakın çekimde görünüyor.

16 Ocak 2026 Yazı · 802 kelime · orta uzunlukta

Zamanı nerede kaybediyoruz?

Takvim dolu, gün boş. Zamanın nereye gittiğini ölçerek değil, bir süre durarak sormayı deniyoruz.

Hayat kısa değil; biz onu kısaltıyoruz. Elimizde az zaman yok, çoğunu harcıyoruz.
Seneca · Hayatın Kısalığı Üzerine

Bir günün nereye gittiğini akşam hatırlamaya çalıştığımızda çoğu zaman elimizde bir liste kalır: yapılanlar, yetiştirilenler, ertelenenler. Liste doğrudur ama günü anlatmaz. Saatler sayılabiliyor, yaşanan zaman sayılamıyor. Ocak ayında üzerinde durduğumuz boşluk tam olarak bu ikisinin arası. “Zamanım yok” derken aslında iki ayrı şeyden söz ediyoruz. Birincisi ölçülebilir olan: yolda geçen kırk dakika, kuyrukta beklenen çeyrek saat, ekranda biten akşam. İkincisi ölçülemeyen: bir şeyin içinde tam olarak bulunamamış olmak. İlkini bir takvim düzeltebilir. İkincisini düzeltemez. Ölçülen zaman, yaşanan zaman Felsefe bu ayrımı uzun süredir taşıyor. Saatin zamanı bölünebilir, eşit parçalara ayrılır ve her parçası bir diğerinin yerine geçebilir; bir saat her yerde bir saattir. Yaşanan zaman böyle davranmıyor. Beklerken geçen on dakika ile sevdiğimiz biriyle geçen on dakika aynı uzunlukta değil. İkisini aynı cetvelle ölçmeye kalktığımızda günün büyük kısmının nereye gittiğini açıklayamıyoruz. Psikolojide buna komşu bir gözlem var: bir deneyimi ne kadar çok bölersek geriye o kadar az hatırlıyoruz. Sürekli kesilen bir öğleden sonra hafızada tek bir iz bırakmıyor. Akşamki “bugün hiçbir şey yapmadım” hissi çoğu zaman buradan geliyor: yapılmıştır aslında, yalnız hiçbiri yeterince uzun sürmemiştir. Bu yüzden “zamanım yok” cümlesi çoğu zaman yanlış bir ölçüm. Gün yirmi dört saat sürmeye devam ediyor; değişen şey o saatlerin kaç parçaya bölündüğü. Bölünme arttıkça toplam süre aynı kalıyor ama deneyimin yoğunluğu düşüyor. Biz de düşen yoğunluğu süre eksikliği sanıyoruz. Zamanımız yok demiyoruz aslında, dikkatimiz yok diyoruz. İkisi aynı şey değil; ama biri olmadan öteki de bir işe yaramıyor. Dikkat sözcüğü burada suçlayıcı değil. Kimse dikkatini bilerek dağıtmıyor, dağıtılıyor. Ama sorumluluğu tümüyle dışarıya vermek de bir çıkış açmıyor: günün hangi saatinde neye izin verdiğimiz hâlâ bize ait bir karar. Bir ayrıntı daha var ve konuşulması en zor olan bu: bazen zamanı bilerek kaybediyoruz. Dolu bir takvim, cevaplanması gerekmeyen bir soruyu ertelemenin en saygın yolu. Kimse yoğun bir insana “neden böyle yaşıyorsun” diye sormuyor; yoğunluk kendi başına bir açıklama sayılıyor. Bu yüzden gündeliğin hızını yalnızca dışarıdan gelen bir baskı olarak okumak eksik kalıyor. Klinik tarafta bunun karşılığı tanıdık. Durduğu anda huzursuzlanan biri, çoğu zaman durmayı beceremediği için değil, durduğunda ne duyacağını bildiği için hareket hâlinde kalıyor. Meşguliyet bir savunma olabiliyor ve savunmalar kötü şeyler değil; yalnızca ne kadar süredir orada durduklarını fark etmek gerekiyor. Aceleyle doldurduğumuz boşluk Boş zaman kavramı tuhaf biçimde ikiye ayrılmış durumda. Bir yanda “hak edilmiş” boşluk var: tatil, izin, hafta sonu. Öte yanda kimsenin adını koymadığı küçük boşluklar: asansörde geçen on saniye, su ısınırken beklenen bir dakika, biri gecikirken geçen çeyrek saat. Birincisini planlıyoruz, ikincisini anında dolduruyoruz. Oysa bir günün dokusu daha çok ikincilerden oluşuyor. Küçük boşluklar dolduğunda gün de dolu görünüyor ama içinde durulabilecek hiçbir yer kalmıyor. Bir de şu var: boşluğu doldurmak çoğu zaman bir kaçış değil, bir alışkanlık. Alışkanlığın zor tarafı, bir kararın yerine geçmesi. Karar verilebilir bir şeydir; alışkanlık verilmez, sürdürülür. Çember öncesinde denemek isteyene küçük bir sıra bırakıyoruz. Kural değil, öneri: Bir hafta boyunca günün nerede hızlandığını tek cümleyle not edin. Beklediğiniz ilk üç boşlukta telefona uzanmayın; ne olduğunu izleyin. Akşam, gün içinde tam olarak bulunduğunuz bir anı hatırlamayı deneyin. Hatırlayamadığınız günleri de not edin: onlar da veri. Listeyi tamamlamak gerekmiyor. Yarıda bırakılmış bir deneme de çemberde konuşulacak bir şey üretiyor; çoğu zaman tamamlananlardan daha fazlasını. Bekleyiş bir kayıp değil Beklemek modern hayatta neredeyse bir hata sayılıyor. Kuyruk, gecikme, boşta kalan yarım saat: hepsi telafi edilmesi gereken bir açık gibi görülüyor. Oysa beklemek, olayların bizim hızımıza uymadığını hatırlatan ender anlardan biri. Bir şeyin olmasını beklemek, o şeyin bize ait olmadığını kabul etmek demek ve bu kabul, sanılandan daha çok işe yarıyor. Bir mevsimin gelmesini, bir yaranın kapanmasını, bir kararın olgunlaşmasını hızlandıramıyoruz. Bekleyişi ortadan kaldırma çabası çoğu zaman yalnızca onu görünmez kılıyor: bekliyoruz ama beklediğimizi fark etmiyoruz, çünkü aradaki boşluğu bir başka şeyle doldurmuşuz. Çemberde ne yapacağız Ocak buluşmasında zamana dair bir çözüm aramayacağız. Verimlilik önerileri, uygulama tavsiyeleri ve sabah rutinleri bu masanın konusu değil. Soru daha yalın: gün bittiğinde neyin geçtiğini hissediyoruz? Buluşmanın biçimi her zamanki gibi: kısa bir açılış, uzun bir sessizlik payı, sonra dairenin kendi hızında ilerleyen bir konuşma. Kimse söz sırası beklemiyor çünkü sıra yok; söz, ihtiyacı olana gidiyor. Konuşmak zorunda da değilsiniz. Dinlemek de katılmaktır ve çoğu kişi ilk buluşmasında yalnız dinliyor. Metinleri okumuş olmak yeterli, başka hazırlık istemiyoruz. Geçen ay bize gelen sorulardan biri şuydu: “Zamanı düşünmek de zaman almıyor mu?” Alıyor. Ama bir günün hangi parçasının nereye gittiğini bir kez fark eden kişi, o farkındalığı her gün yeniden üretmek zorunda kalmıyor. Bir ölçüm bir kez yapılır; sonra ölçülen şeye bakmak yeter. Yazının başındaki ayrımı sonda bir kez daha yazalım, çünkü çemberde döneceğimiz yer orası. Ölçülen zaman herkes için aynı akıyor ve pazarlığa açık değil. Yaşanan zaman ise kişiye, ana ve dikkate göre değişiyor; kısalıp uzuyor, bazen büsbütün kayboluyor. “Zamanım yok” cümlesi neredeyse her zaman ikincisi hakkında. Zamanı geri kazanmak diye bir şey yok; geçen geçti. Ama geçerken nerede olduğumuza dair bir fikir edinmek mümkün ve bu, sanıldığından çok daha fazla şeyi değiştiriyor.

Melis Kısmet